Avrupa medyasının Heyet Tahrir Şam lideri ve Suriye devriminin önde gelen

       SURİYE KONUSUNDA ARAP YAZARLARI NE YAZIYOR?

                Avrupa medyasının Heyet Tahrir Şam lideri ve Suriye devriminin önde gelen isimlerinden Ahmed eş-Şara ile yaptığı röportajlar İslâmî konuları ele alırken hâkim olan oryantalist bakış açışım açıkça göstermektedir. Suriye bağlamının önemine, insani ve siyasi boyutlarının iç içe geçmesine rağmen, Avrupa medyası çoğu zaman yüzeysel ve marjinal konulara odaklanmayı tercih etmekte, özgürlük, adaletve kalkınmayla ilgili temel soruları görmezden gelmektedir.

          Bu görüşmelere başörtüsü, kadın yasaları, alkol ve kadın spor ku­lüpleri gibi belirli konulara dair tekrarlanan sorular hâkim. San­ki Batı’nın (Arap ve Müslüman) Doğu’yu anlayabileceği tek giriş noktaları bu konularmış gibi. Bu eğilim Arap ve Müslümanların kültürlerini dünyanın geri kalan kültürlerinden farklı ve yabancı bir oluşum olarak gösteren klişeleri beslerken, halkların (Suriye halkı gibi) yıkımın enkazı altından yeni bir gelecek inşa etmek için nasıl çıkabildiğini ele alan gerçek tartış­maları ihmal etmektedir. Sorular görüntülere odaklanmakta ancak krizlerin derin köklerini görmez­den gelmektedir. Sanki burada gerçeği anlamak değil de Doğu ve özellikle de bu Doğu’daki Arap ve Müslümanlarla ilgili belirli bir anla­tıyı güçlendirmek amaçlanıyor gibi. Eş-Şara, Avrupalı bir gazeteciye röpor­taj verdiğinde kendisine kontrolü altındaki bölgelerde başörtünün dayatılması veya İslâmî yasaların uygulanması gibi günlük hayatın ayrıntılarıyla ilgili sorular yönelti­liyor. Ancak röportajı yapan gaze­teci genelde bu bölgeleri, direnişe kucak açmaya iten sebepleri veya uzun süren savaşın bölge sakinleri üzerindeki etkisini konuşmaktan kaçmıyor. Nadiren uluslararası yaptırımların yerel ekonomiye et­kisi yahut Avrupa’nın doğrudan veya dolaylı müdahaleleriyle çatışmanın uzamasındaki rolüne dair sorular yöneltiliyor.

         Bu medya eğilimi yeni değil ve da­hası Doğu’da insan gerçekliğinden bağımsız yorumlanabilecek bir dizi sembol ve görüntü gören tipik or­yantalist geleneklerin uzantısıdır. Avrupa medyası genellikle Batılı izleyi­ciye “egzotik” görünen soruları ter­cih ediyor ancak Avrupalı politikacıları sıkıntıya sokabilecek veya mercek altına alacak sorulardan kaçınıyor. Örneğin niçin Avrupa’ya Suriye çatış­masının körüklenmesindeki rolü sorulmuyor? Uluslararası toplu­mun esasında devrimi doğuran baskıcı rejimleri desteklemedeki sorumluluğundan neden bahse­dilmiyor? Özgürleştirilmiş bölge­lerdeki sivilleri boğan yaptırımlarla ilgili tartışmalar niçin yapılmıyor? Bu medya klişesi Taliban rejiminin yıkılması sonrası Afganistan’da yaşananları bize hatırlatıyor. Her­kes ülkenin geleceği, eğitim ve kalkınma ufukları ve uluslararası toplumun yeniden imardaki rolüne dair derin tartışmalar bekliyordu. Ancak bunun yerine muhabirler yüzeysel konulara yoğunlaşıyor. Avrupalı bir muhabir Kabil sokaklarında durup dehşetle şöyle diyordu: “Taliban ve El-Kaide’nin düşüşünden sonra bile kadınların hâlâ başörtü takması garip.” Başörtünün ülkenin kadınlarının dinî ve kültürel kimli­ğinin bir parçası olduğu görmezden gelinerek sanki onlarca yıl süren savaşların parçaladığı bir ülkede en acil meseleymiş gibi, öze değil de görünüşlere odaklanan bu yak­laşım, Batı medyasının tablonun karmaşıklığım anlama konusunda­ki yetersizliğini (veya isteksizliğini) göstermektedir.

       Bugün Avrupa medyası Ahmed eş-Şara gibi isimlerle yaptığı röportajlarda bu klişeyi tekrarlıyor. Büyük kriz­leri küçük sorulara indirgerken, Suriye devriminin geleceğiyle veya böylesi bir yıkımın gölgesinde hai­lemin nasıl kurtulacağı ve kalkınma sağlayacağıyla ilgili büyük sorular­dan bilinçli olarak kaçınmaktadır. Müslüman Doğu daima büyütülen küçük ayrıntılarla tasvir ediliyor ve bu küçük ayrıntılar tüm halkla­rın kimliğini kapsayan sembollere dönüşürken derin insani ve siyasi meseleler yok sayılıyor.

      Bu röportajların en rahatsız edici yönü, Avrupa’nın, tartışa durdukla­rı kötüleşen şartlardaki rolünün görmezden gelinmesi. Röportaj yapan Avrupalı kişi nadiren despot­luğun desteklenmesi veya vekâlet savaşlarının finanse edilmesi konu­sunda Avrupa politikaların tarihsel sorumluluğu etrafında sorular yöneltmektedir. Bunun yerine Doğu her zaman uygulamalarım, geleneklerini ve kültürünü Avrupa’nın objektifine açıklaması gereken bir sanık konumuna oturtuluyor. Dünyayı anlamanın ve kompli­kasyonlarım analiz etmenin aracı olması öngörülen Avrupa medyası bu tür röportajlarda klişeleri yeniden üretmenin platformuna dönüş­mektedir. Bu klişeler sorunları yüzeyselleştirmekte ve Batılı izle­yicilere hitap eden ancak gerçeğe sırtım dönen bir medya gösterisine dönüşmektedir.

        Medya sadece gerçeklerin aktarıcısı değil, toplumların bilincini şekillen­diren anlatıların da yaratıcısıdır. Avrupa medyası yüzeysel konulara odaklanmayı seçerken Doğuyla ilgili garip ve anlaşılmaz bir oluşum olduğu yönünde aynı eski yaklaşı­mını yeniden üretmektedir. Şayet medya gerçek meseleler üzerinde derinleşmeyi seçerse, insani bağlar için bir köprü olabilir.

                Görüldüğü üzere Avrupa daima her şeyi kendine yontan bir politika izlemektedir. İyi hatırlarım üniversite yıllarında ülkemize gelen futbolcusundan siyasetçisine kadar Türk insanının  giyinişine kadar karışırlardı. Şimdilerde ise AB üyelik sürecinde teftiş bile edebiliyorlar. Hem Suriyelilerin hem de bizlerin uyanık olma zamanı geçmek üzeredir.

                               Kocatepe’den selamlar                                                   İbrahim AYAN